Çocuklar niçin oyun oynar hiç düşündünüz mü?
Yapacak başka işleri olmadığı için mi? Yoksa ayak altında
dolanıp anne-babalarını lüzumsuz yere meşgul etmemek için mi?
Elbette hayır! Oyun çocuk için gerçek bir ihtiyaçtır ve onun
bedensel, psikolojik, sosyal ve zihinsel gelişimi açısından
çok önemlidir.
Oyun oynamak çocukluk çağına özgü psikolojik, fizyolojik ve
sosyal içerikli bir olgudur. Genellikle kendiliğinden doğan,
içten, hür iradeye dayalı olarak ortaya çıkan oyun süreci
çocuklar için neredeyse hayatî önem arzedecek kadar
kıymetlidir.
Çocuğumuzun hasta veya hastalanmak üzere olduğunu onun
durgunluğundan, yani oynama isteksizliğinden anlamaz mıyız?
Keza ağır hastalıkların pençesine düşmüş yavrular,
hastanelerde yetişkinlerin bile katlanmakta güçlük çektiği
yoğun tedaviler esnasında buldukları ilk fırsatta oyun
oynamaya çabalarlar. İyileşip, hastaneden kurtulduklarında
doya doya oyun oynamayı hayal ederler. Ziyaretçileri onlara
hediye olarak oyuncak götürürler.
Çocuğu olanlar bilir; bazen çocuklar kırk derece ateşle
mücadele ederken, ateş düşürücü şurubun etkisiyle biraz olsun
ferahladıklarında hemen gözleriyle oyuncaklarını ararlar.
Hatta acil servislere oyuncaklarıyla giderler. Oyuncaklarıyla
birlikte uyurlar. Neden acaba?
Oyuncak deyip geçilebilir mi?
Oyun sürecini irdelemeden önce, burada oyuncağın çocuklar için
taşıdığı anlam üzerinde birkaç söz söylemek gerekir.
Oyuncak, adından da anlaşılacağı üzere çocukların oynamalarına
yardımcı olmak üzere geliştirilmiş, kurgulanmış gerçek ya da
hayalî işleve sahip araç ya da düzeneklerdir. Ne var ki bazı
oyuncaklar çocukların gözünde bir oyun aleti olmanın ötesinde
bir değere sahiptir. Oyuncağa atfedilen bu psikolojik anlam,
oyuncağın maddi değerinden veya oyuncağın şeklinden-
şemalinden tamamen bağımsızdır. Örneğin kırmızı oyuncak bir
araba babayı sembolize ediyor olabilir. Anneannesinin hediye
ettiği bir yumoşçuğa sarılarak uyurken, onun tatlı masallarını
tekrar tekrar dinler gibi olur veya onun yumuşacık
kucağındaymış gibi hissedebilir kendini. Çocuk, olumsuz
duygularına bir çıkış noktası olarak da görebilir bir
oyuncağını. En sevdiği bebeğini yere fırlatır ve der ki:
“Altını ıslatmış!” Çocukların bir rafa kaldırdığı, çok özel
anlarda oynadığı, dokunmaya imtina etttiği oyuncakları da
vardır.
Velhasıl, elden düşürülmeyen veya oynanmayan oyuncakların bir
çocuk için ne anlama geldiği, kişilere özgü ayrı bir anlatım
konusudur. Öğrenci yurtlarında 20-25 yaşına gelmiş olup, hâlâ
oyuncak bebeğiyle birlikte uyuyan kız çocuklarının varlığı
ilginçtir.
Oyun hayatı, hayat oyunu
Bebekliğin ilk devrelerinden itibaren önce kendi basit
hareketlerini tekrarlayarak oyuna dönüştüren çocuk, büyüdükçe
daha karmaşık oyun süreçlerinin odağı ve müdavimi olur. Oyun
çağını bebeklikle başlatmak mümkün, ancak bir üst sınır koymak
kolay değildir. Buluğ çağıyla birlikte birey oyundan kopmaz,
ancak daha az ilgilenir. Çünkü bu dönemde oyundan başka
ilgilenilecek yeni keşiflerin peşindedir.
Bilirsiniz ki bazı insanlar kocaman olurlar ama bir çocuk gibi
hep oyuna düşkün kalırlar. Çocukluklarında yeterince
oynayamamışlar mıdır? Çok oynamışlardır da, yetişkin yaşamda
da o çocuksu mutluluğu mu aramaktadırlar? Sıkıntılarıyla baş
etmeye mi çalışmaktadırlar yoksa yetişkin yaşamın getirdiği
sorumluluklardan kaçmak isteyip çocukluklarına geri mi
dönmektedirler; anlamak gerekir.
Oyun, çocuklar için o denli önemli bir ihtiyaçtır ki, ders
çalışırken, yemeğini yerken, belki ağır bir iş yaparken,
örneğin hamallık yaparken bile oyunsu bir tavır içine
giriverirler.
Oyunla öğrenme
Zor konu ve soyut kavramların öğretiminde eğitimciler oyun
süreçlerinden medet umarlar. Çünkü bilinir ki, çocuklar oyun
oynarken üst düzeyde bir öğrenmeyi de gerçekleştirebilirler.
Ama öğrenilen konular genelde yetişkinlerin istedikleri
bilgiler değildir, oyunun bilgileridir. Çocuk, yetişkinlerin
yönlendirmesiyle oynadığını, yani oyununa dışsal bir beklenti
katıldığını hissettiği anda o etkinlik oyun vasfını yitirir.
Örneğin çocuğun zevk için kitap okuması ona bir oyun hazzı
verir. Ancak öğretmeninin, “her gece yatmadan mutlaka yarım
saat kitap okuyun” veya “on beş günde bir kitap okuyup özetini
getirin” tarzındaki yönlendirmesiyle okunan kitaptan çocuklar
oyun mutluluğu alamazlar. Bu şekilde kitap okumaya alıştırmaya
çalışmak çocuklar için pek elverişli değildir. Onlara külfet
gibi gelir, hatta okumaktan soğurlar.
“İki oğlum arasında 5-6 yaş fark vardır. İlk oğluma özenle
kitaplar alıp masallar okudum, okumayı sevdirmeye çalıştım.
Çok başarılı olduğum söylenemez! İkinci oğlumu yetiştirirken
tesadüfen bir özelliğin farkına vardım; ona da masallar
okuyordum. O kendi kendine oynarken, masallardaki bazı olay ve
kahramanları oyunlarında kullanmaya çabalıyordu. Zamanla
oğlumla birlikte masalları kendi oyuncaklarımızla tiyatro gibi
yaşayarak oynamaya başladık. Oyuncak plastik köpeği oyunda
Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki kurt olabiliyordu, legolardan
korkunç bir dev yapıyorduk veya cadının şatosunu inşa
ediyorduk. Yerdeki halının yaprak desenlerinden oluşan
şakacıktan ormanımızda çığlıklar atıyorduk, bazen masalı
istediğimiz gibi değiştiriyorduk. Oğlum çok eğleniyordu. Henüz
okul yaşına gelmeden okuyabilmek için büyük bir istek duymaya
başladı. Okuyamadığı için eksiklik duyuyordu. Zamanla bir
kitap kurduna dönüştü neredeyse. Çok okuyan, severek okuyan,
hızlı okuyan ve yaşına göre kelime hazinesi geniş bir birey
haline geldi. Yıllar sonra küçüklüğünü hatırlarken, okuduğumuz
değil “oynadığımız” masalları ve oynarken yaşadığı mutluluğu
unutamadığını ifade ediyor.”
Oyunlar, oyuncaklı veya oyuncaksız, tek başına veya arkadaş
ile oynanabilir. Her halükârda oyunun çocuklar açısından bir
çok işlevi vardır. Bu işlevlerin çocuğun ruh ve beden sağlığı
için ne denli önemli olduğunun farkına özellikle anneler
varmış olsalardı, her gün yerleri defalarca cilalamayı bir
tarafa bırakıp çocuklarıyla oyun oynarlardı. Çocukların evde
oyuncaklarını özgürce yaymalarına izin verirlerdi, kızmazlardı
ve onlarla bizzat kendileri de oynarlardı.
Çocuğun oyuncağa olduğu kadar arkadaşa da ihtiyacı vardır.
Bilinir ki çocuklar bir arkadaş buldukları zaman oyuncağa
ihtiyaç duymayabilirler. Ne onları sokağa salıvermek ne de
oyuncak odasına hapsetmek oyunun işlevlerini yerine getiremez.
Çocuğun kişiliğinin aynası
Çocuk oyunları yaşa ve cinsiyete bağlı olarak çeşitlilik
gösterebilir. Bununla birlikte çocuklar karma oyunlar
oynamaktan da hoşlanırlar. Yaş itibarıyla sürekli olarak ya
hep kendinden büyüklerle veya hep kendinden küçüklerle oynama
temayülü gösteren, yaşıtlarıyla uyumlu bir şekilde oynayamayan
çocuklar da vardır. Burada ilk akla gelen etmen zekâ
seviyesidir. Yani çocuğun yaşıtlarından üstün veya düşük zekâ
seviyesine sahip olduğu kanaatine varılır. Doğruluk payı
olmakla birlikte, en az zekâ kadar kayda değer bir faktör de
çocuğun sosyal olgunluk düzeyidir. Erken yaşlardan itibaren
yaşıtlarıyla birlikte olma ve oynama fırsatını bulamamış
çocuklar veya oynarken sürekli büyüklerin müdahalesine maruz
kalmış çocuklar, yaşıtlarıyla sağlıklı iletişim kurmada,
kendini ortaya koymada ve paylaşmada zorlanırlar.
Şöyle örneklere rastlamak mümkün: Annesi çalıştığı için
torununa bakmakta olan anneanne, çocukla ilgilenmede
zorlandığı veya sıkıldığı zamanlarda konu-komşudan çocuğa
arkadaş çağırır. Genellikle gelir düzeyi düşük seviyeden
tercih edilen bu “ısmarlama” arkadaşa küçük bir hediye de
verilir, oyunları da denetlenir. Bu çocuk, oynamak durumunda
kaldığı bu çocuğun kapris ve şımarıklıklarına göz yummak
zorunda kalır.
Oysa gerçek bir oyun ortamında çocuklar bu gibi istenmeyen
tavırlar karşısında birbirlerine oldukça tahammülsüzdürler.
Sık sık tartışırlar, küsüşürler veya kavga ederler. Büyükleri
tarafından kural konulmayan, fazla hoşgörüyle büyütülmüş,
sülalenin tek vârisi, beş kız kardeşten sonra doğmuş erkek
çocuk gibi unvanları olan çocuklar bu açıdan şansızdırlar.
Şişirilmiş benlikler, bir dediği iki edilmeyen bu çocuklar
yaşıtlarıyla oynamakta oldukça zorlanırlar. Bunun aksi de
olabilir; ailesi ve sosyal çevresi tarafından özgüveni
desteklenmemiş çocuklar da yaşıtlarının oyunlarına katılmada
oldukça çekingen davranabilirler.
Çocukların oyun süreçleri gözlemlenerek onların ihtiyaçları,
sorunları, özlemleri, korkuları, istekleri, kişilik
özellikleri vs. hakkında tanımlamalar yapmak mümkündür.
Çocuğun ileriki yaşamını önemli derecede etkileyecek, özel
eğitim ve klinik destek almasını gerektirecek bir takım
doğuştan gelen kişilik farklılıkları ve davranış bozuklukları
çocuğun oyun ortamındaki tepkileri gözlemlenerek teşhis
edilebilir. Hiperaktif ve atak çocuklar buna örnek
gösterilebilir.
Bir tedavi yöntemi
Grupla veya tek başına, içsel derinliği olan, bir güven
ortamında doğal veya yapay cereyan eden oyun süreçlerinden
tedavi maksadıyla da yararlanılmaktadır. Özellikle saplantı
şeklindeki korkuların giderilmesi oyun yoluyla
gerçekleştirilebilmektedir. Oyun sürecinde yer alan rol
denemeleri, hayal ve fantaziler sayesinde çocuk kendi kendine
psikolojik sağaltım yapmış olur. Mesela hemşire rolüne girerek
iğne yapar. Bilinçaltı korkularını oyunda bilince çıkararak
onlarla yüzleşir ve onlardan kurtulmayı dener.
“Beş yaşındaki kızım iğneden ve aşı olmaktan çok korkuyordu.
Aşı yapılacağı endişesiyle asla okula gitmek istemiyordu.
Tanıştığı her çocuğa “sizin okulda aşı yapıyorlar mı?” diye
soruyor, hayır cevabı alsa dahi inanmıyordu.
Günün birinde hastanede bir kan testi yapılması gerekti. 3-4
kişi kolunu-bacağını tutarak güçlükle kanını aldılar.
Korkmuştu ama canı pek de acımamıştı. Bunu kendisi sonradan
itiraf etmişti. Bu olaydan sonra kızım evde oynarken bir şey
dikkatimi çekti. En sevdiği ve kucağından neredeyse hiç
indirmediği yumuşak tüylü oyuncak köpeğinin kolunu bağlıyor ve
çekmeceden kendi bulmuş olduğu bir yorgan iğnesini köpeğine
batırarak kan alıyordu !..
Bu oyunu günlerce kendi kendine oynadı. Belli ki kendisi için
travmatik yani zedeleyici bir yaşantıyı tekrar tekrar
yaşayarak acı verici olmaktan çıkarıyordu. Bununla birlikte
kendine acı veren hemşirenin rolüne girerek en sevdiği
oyuncağına acı verici bir işlem yapıyordu. Oyuncağıyla
yaşadığı üzücü olayı paylaşıyor, kısaca kendi kendine, oyun
yoluyla iğne ve aşı olma korkusunu yeniyordu.”
Şehirde yaşama şanssızlığı
Çocuk oyunları, saldırganlık eğilimlerinin ve enerji
birikiminin zararsız bir şekilde kullanım ve
yönlendirilmesinde önemli bir işleve sahiptir. Alan oyunları
denilen kategoride çocuklar atlayıp-zıplayarak veya oyun
araçları vasıtasıyla bir takım beceriler de geliştirirler.
Zihin-kas koordinasyonu, algılama ve tepki verme hızı, kendini
yaşıtlarıyla mukayese edebilme ve değerlendirme, oyun yoluyla
mümkün olabilmektedir.
Grup halinde oynanan alan oyunlarının sosyal gelişim ve uyum
açısından da çocuklara önemli katkıları vardır. Oyunlar
içerisinde farklı sosyal roller denenir, roller hakkında yeni
bilgiler öğrenilir, kurallar konulur ve uymayanlara
yaptırımlar uygulanır. Sosyal etkileşim, duyguların paylaşımı,
olumlu veya olumsuz yaşantıların ifade edilebilmesi oyun
ortamlarında sıkça görülür.
Bu süreçler şüphesiz her çocuk için son derece önemlidir. Oyun
içerisinde gerçekleşen sosyal öğrenme çocuklar için zevkli ve
kalıcı olabilir. Ancak bu bilgiler ve davranış değişimleri her
zaman “istenilen yönde” cereyan etmeyebilir.
Ev oyunlarının daha az fiziksel aktiviteyi gerektirdiği ve
zihin süreçlerine dayalı olduğu söylenebilir. Sessiz sinema,
kelime bulma gibi oyunlar kültürel birikime dayalı ve öğrenme
içeren süreçlerdir. Doğrusu, modern çağda çocuklara sunduğumuz
ve onları saatlerce ekran karşısına çivileyen Atari ve
bilgisayar oyunlarının çocuklar için yukarıda sayılan yarar ve
işlevlerden hangilerini yerine getirdiğini, ne tür katkılar
sağladığını doğrulayan görüş ve kuramlar henüz yazılmadı...
İnternet kafelerde çocuk ve gençlerin oyun oynarken ne türden
yararlı paylaşım ve aktarımlar yaptıkları da henüz meçhul !..
En basitinden bu cazibe mekânları çocuklara evden para
çaldıracak kadar çekici olabiliyor.
“On yaşındaki oğlum bilgisayara bir oyun yüklemiş.
İmparatorluklar savaşını konu alan bir oyunmuş. Bir gün
ağabeyiyle tartışmalarına kulak misafiri oldum: Ağabeyi ona,
‘Vatan hainisin sen oğlum!' diye çıkışıyordu. O da ağabeyine
‘Ne yapayım ağbi , defalarca Osmanlı'yı tuttum, hiç oyun
kazanamadım; bir defacık Bizans'ı tuttum!' karşılığını
veriyordu. Osmanlı ve Bizans imparatorluklarını savaştıran
oyun CD'si öyle kurgulanmıştı ki, çocuğun oyun kazanabilmesi
için kendi ülkesiyle değil, düşmanıyla özdeşleşmesi
gerekiyordu.”
Bu tarz oyunlarla da şüphesiz bir öğrenme gerçekleşiyor, lâkin
kime ve neye yarıyor, zaman gösterir...
Çocuklar çocukluğunu yaşamalılar
Çocuk oyunları merak ve heyecan uyandırıcı özellikleriyle de
dikkat çekerler. Yarışlar, rekabetler doyasıya yaşanır. İcat
ve keşiflere açıktır. Lider vasfını haiz karakterler grup
oyunlarında kendini gösterir. Bazı büyük adamların çocukluk
arkadaşları onlar hakkında konuşurlar. Ve daha o yaşlarda bir
takım vasıflarından bahsederler.
Kısaca oyun oynayamamış kimseler çocukluğunu “yaşanmamış”
kabul ederler. Haksız da sayılmazlar yani...
Kent çocukları oyun yönünden kasabalı çocuklara nazaran daha
şanssızdırlar. Bir çoğu plastik oyuncak deposunu andıran
odalarında kendi haline terkedilmiş durumdadırlar. Mümkün
olduğu kadar erken yaşta, evden bir an önce kreş ve okul gibi
kurumlara havale edilerek aileler üzerlerinden
sorumluluklarını atmış olurlar. Çocuk gözünde durum aynen
böyledir. Maalesef ki özel veya tüzel birçok okul öncesi
eğitim kurumu “çocuk toplama kampına” benzemektedir. Okul çağı
da yeterince oyuna açık değildir. Kentlerde sokak veya mahalle
arkadaşlığı zaten çok sınırlıdır. Okullarda ise genelde ikili
öğretim uygulaması olduğu için, çocuklar okul arkadaşlarıyla
oynayacak zaman bulamamaktadırlar. Çalışan annelerin
çocuklarının okul dışı zamanları da etüd merkezlerinde gelip
geçmektedir.
Özetle söylemek gerekirse: “Oyun” basit gibi görünen bir
olgudur, ancak çocuklar söz konusu olduğunda çok ama çok
ciddiye alınmalıdır.
Kaynak: Semerkand dergisi
AYŞE İZCİ
Uyarı: Bu sitede yer alan hiç bir
bilgi,içerik,açıklama hekim tavsiyesi yerine geçmez.